Neyi Kovalarken Nelerini Kaybeder İnsan?

Yazının Giriş Tarihi: 02.02.2026 17:10
Yazının Güncellenme Tarihi: 02.02.2026 17:11

Telefonun şarjı bittiğinde neden huzursuz, hatta tedirgin oluyorsun?

Neden televizyonu veya müziği kapadığında, sessizlik seni bu kadar rahatsız ediyor?

Ya da hiçbir planın yoksa, bomboş oturmaktan neden bu kadar daralıyorsun?

Acaba kaç kişi bu soruları kendine sormuştur? Önce fark etmek gerek değil mi? Fark eden kişi sormaya, sorgulamaya başlar çünkü.

Sürekli, hiç bitip tükenmeyen bir koşturmacanın içindeyiz hem fiziken, hem zihnen. Her an bir şeyle meşgul olmazsak sanki bir şeyleri kaçıracakmışız endişesindeyiz. Hiçbir şey yapmadan sadece oturduğumuz anlarda bile zihnimizden binlerce düşünce çılgın bir nehir gibi akmaya devam ediyor.

Ve BİZ… hem her şeyi yakalama hem de bir şeylerden kaçma hali içinde tıpkı bir sarkaç gibi; bir o uca, bir bu uca savruluyoruz. Aslında her ikisini de tam anlamıyla yapamıyoruz. Gitgide biraz daha eksik, biraz daha tükenmiş… Ama hep arafta…

“Neden?” sorusu idrak kapılarını açan en önemli anahtardır.

Mesela; Neden her şeyi yakalama çabası içindeyiz? Bu çaba bizi neyle yüz yüze getiriyor? Tabii ki ‘zaman’ yanılgısıyla…

Zamanın ne kadar çok peşinde koşarsan, o denli senden kaçacaktır. Zaman denen mefhum bir yanılsama, göreceli çünkü. Ona algımız dahilinde anlam yüklüyoruz. Pekiyi, zamana yaklaşmaya çalışırken, ve hatta ‘zaman’ın tam da içinde debelenirken, aslında nasıl da kendinden, kendi merkezinden uzaklaştığını fark ettin mi hiç?

Zihin ya geçmişe takılıp kalır, ya da gelecek için kaygı üretir. İşte bu yüzden zaman bir illüzyondur. Zihnimizin hapisanesinden kurtulmanın tek yolu ise; ‘an’ı fark etmektir. An’ı fark etmek demek; o anki yaşam enerjini, nefes aldığını, kimin yanında olduğunu, o an yaptığın eylemi, niyetini, ve en önemlisi de şükredecek ne kadar çok şeyin olduğunu – ama ‘geçmiş’inde ne çok şeye sahip olduğun, veya ‘geleceğin’den ne kadar umutlu olduğun için değil, sadece içinde bulunduğun ‘an’daki durumun için – fark etmektir.

O an karnın mı tok, sevdiklerin mi yanında, sağlığında bir problem varsa bile en azından elin ayağın mı tutuyor, vs.. Saymakla bitmez sahip olduğumuz nimetler, şükredeceklerimiz. Ve ‘o an’ki eylemlerimizde gerekliliklerimizi yapıyor muyuz? Tamam işte! Bu kadarı yeterli tatmin olmamız, ve huzurlu olmamız için. Ama nedense bizler, bir an böyle yapsak, bir sonraki dakika yine başlıyoruz geçmişe, geleceğe, korkularımıza, başkalarının hayatına, öfkelerimize tutunmaya. Huzur arıyorsak eğer, Yaradan’ın her daim huzurunda olmak için farkındalık oluşturmak gerek.

Zamanın dışına çıkabilen, kendi özüne yaklaşır. Çünkü zihin ve beden zaman’dandır. Oysa öz an’dandır.

Dışımızdaki her şeyi yakalama çabasındayken, içimizde kendimizi kaçırıyoruz. Belki de asıl kaçtıklarımızla yüzleşmemek için bu kadar uğraşıyoruz başkalarıyla, TV programlarıyla, haberlerle, sosyal medyada kimin ne yaptığıyla. Takvimlerimizi dolduruyoruz, zihnimizi, vaktimizi, midemizi, evimizi, gardrobumuzu, buzdolabımızı, sahip olduğumuzu zannettiğimiz her türlü şey; eşyalar, meslekler, arkadaşlar, meslekler, diplomalar, sertifikalar, projeler, ekranlar…

Toplumun bize ‘kimlik’, ‘değer’ adı altında dayadığı her türlü sıfatlarımız; ebeveyn, çocuk, arkadaş, eş…

Hatta duygularımızla da dolduruyoruz, hiç boşluk bırakmamacasına; öfke, telaş, beklentiler, umutlar, korku, nefret…

Daha acısı çocuklarımıza da küçük yaştan bunu öğretiyoruz. Onları yarış atı gibi, bir o kurs bir bu kurs koşturuyoruz. Niyetimiz çok ‘masum’ halbuki; yeteneklerini keşfetsinler, her konuda bilgileri olsun, gelişsinler, veya arkadaşı gidiyormuş, benim çocuğumda eksik kalmasın diye. Ama maalesef bu konuda da ayarı kaçırdığımız için, onların kendi kendileriyle başbaşa kalma, kendilerini keşfetme, iç sesini dinlemeyi öğrenme haklarını ellerinden alıyoruz.

Tüm bunları bırakmalıyız demiyorum tabii ki; insan olmanın gereklilikleri bunlar. Biz bunlarla bütünüz, ve bunlarla bu dünya okulunda eğitiliyoruz. Ama aşırıya kaçtık, her konuda ‘şehvet’e düştük.

Hayatımızda ancak dengeyi bulduğumuz zaman ahengi yakalayabileceğiz. Bu yüzden peşinden koştuklarımızın bir çoğunun ne kadar anlamsız olduğunu ve bizi ne kadar kendimizden, hakikatten uzaklaştırdığını idrak edip biraz madalyonun diğer yüzüyle de ilgilenmeye başlasak çok iyi olur.

Önce kalıplarımızdan, alışkanlıklarımızdan, korkularımızdan arınırsak, sembolik bir tabirle ‘putlarımızı kırarsak’, hakiki ve ‘öz’ olana bir yer açmış olacağız. Biraz boş bırak kendini, sosyal çevreni, takvimini…

Emin ol, o boşluk sana yeni pencereler açacak. Çünkü boşluk; aslında bir yokluk değil, tam tersine, içinde yıllardır dolmayı bekleyen bir alandır.

O alanda senden öte bir ‘sen’in fısıltısını duymaya başlarsın. Sana sorular sorar, sadece sana has olan; “Mutlu musun gerçekten?”, “Sen gerçekte kimsin?”, “Neden buradasın?”, “Ne hissediyorsun?”… en temel, en basit, en samimi sorular sorar. Seni içindeki çocuğa, kalbindeki mabede davet eder.

Sessizlik, duymazdan geldiğimiz tüm gerçekleri yüzeye çıkaran bir aynadır. Sessizlik en güçlü şeydir. Kulaklarını ne kadar dışarı kaparsan, o kadar içeri açılır. Öz’ünden gelen o fısıltı, Yaradan’ın sana üflediği o ilahi cevher konuşmaya başlar. İşte o konuşandır gerçek olan ‘Sen’; sahip oldukların, sıfatların, kimliklerin, etiketlerin değil.

Bu sorularla yüzleşmek kolay değil. Çünkü yüzleşmek değişimin kapısını aralar. Dönüşüm, ölüm ve yeniden doğum enerjilerini taşır. Ve insanın en büyük korkusudur ölüm. Ama şunu unutmamalı; öyle ya da böyle öleceğiz. “Her can ölümü tadacaktır.” sözünü idrak etmek gerek.

İki türlü ölüm var bize; bedensel ve ruhsal. Ne kadar kaçmaya çalışsak da bedensel ölümü önünde sonunda deneyimleyeceğiz. Bedensel ölüm zorunlu olandır, ama diğeri hakediş meselesi. Kemâlat sahipleri “Ölmeden önce ölünüz.” nasihatıyla hep bunu anlatmaya çalışmışlar insanlığa.

Ama bir de bedensel olarak hayatta gibi görünüp de yaşayan zombi olmak var. Ruhsal ölüm; insanın içindeki ışığın sönmesi, merakının tükenmesi, özüne olan bağının kopmasıdır. Kalbi atar, nefes alır, ama yaşamaz.

O zaman anlarız ki: bedensel ölüm kaçınılmazdır, ama ruhsal ölüm bir seçimdir. Ve diriliş de yine insanın kendi eliyle mümkündür.

Çağla Meydan

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.