İran’da her protesto dalgasında aynı soru yeniden soruluyor: Şah kötüydü ama sonrası daha mı iyiydi? Bu soru, yalnızca bir rejimi değil; yarım kalmış bir modernleşmeyi, kaçırılmış bir demokrasi ihtimalini ve bu coğrafyanın kronik devlet-toplum krizini anlatıyor.
1979’du. Bir monarşinin sonu, bir teokrasinin başlangıcı… Pehlevî hanedanının son temsilcisi Muhammed Rıza Pehlevî, ardında çelişkilerle dolu bir miras bırakarak sahneden çekildi. İran için bu, yalnızca bir rejim değişikliği değil; bir tarihsel kopuştu. Aradan geçen on yıllara rağmen bugün hâlâ aynı soru dolaşıyor zihinlerde: “Pehlevî gitti de iyi mi oldu?”
Bu soruyu ilk kez sormuyoruz. İran her karıştığında, her protesto görüntüsü düştüğünde, her genç kadın saçından sürüklenirken aynı cümle fısıltı hâlinde yayılıyor. Bazen çekinerek, bazen açık açık… “Şah kötüydü ama bu muydu yani?” Bu soru, nostalji değil; çıkışsızlığın dilidir. Ve bu yazı, o fısıltının biraz daha yüksek sesle sorulmuş hâlidir.
Pehlevî dönemi, İran tarihinde çoğu zaman “modernleşme” başlığı altında anılır. Eğitim reformları, sanayileşme hamleleri, merkezi devlet yapısının güçlendirilmesi… Kâğıt üzerinde bakıldığında İran, geleneksel yapısından kopup modern bir ulus-devlet olma yolunda ilerliyordu. Ancak bu modernleşme, toplumun geniş kesimlerini içine alan bir dönüşüm değildi. Tepeden inme, hızlı ve sertti. Modernleşme bir hak genişlemesi değil, bir devlet projesi olarak uygulandı.
İşte İran’ın temel kırılma noktası tam da burada ortaya çıkar. Modernleşme, toplumun talebiyle değil; toplumun direncine rağmen yürütüldü. Bu da reformları kalıcı kılmak yerine, biriken bir öfkenin zeminine dönüştürdü. Devlet güçlendikçe toplum uzaklaştı; devlet modernleştikçe toplum kendini dışlanmış hissetti.
Bu noktada genellikle gözden kaçan kritik bir ayrıntı var. Pehlevî modernleşmesi, bütünüyle Batı’dan ithal edilmiş bir proje değildi. Aksine, hemen yanı başındaki Türkiye’ye bakıyordu. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, İran için somut bir modeldi: Halifeliğin kaldırıldığı, hukukun sekülerleştiği, eğitimin merkezileştiği ve devletin din karşısında konumlandığı bir yapı.
Rıza Şah Pehlevî’nin Türkiye ziyareti, bir nezaket turu değildi. Bu ziyaret, İran’da “biz de yapabilir miyiz?” sorusunun devlet katında sorulmaya başlandığı bir eşikti. Hayal edilen şey açıktı: Modernleşen, çağdaşlaşan, yurttaşlık fikrini merkeze alan bir İran ve onun yanında benzer değerleri paylaşan demokratik bir Türkiye. Bu vizyon, yalnızca iki ülkeyi değil, tüm bölgeyi etkileyebilecek bir potansiyele sahipti.
Ancak bu potansiyel hayata geçirilemedi. Çünkü İran’da modernleşme, Atatürk’ün Türkiye’de yaptığı gibi toplumu dönüştürerek değil; toplumu aşarak ilerledi. Türkiye’de modernleşme, tüm eksiklerine rağmen, bir yurttaşlık bilinci üretmeye çalıştı. İran’da ise modernleşme, devletin gücünü artırdı ama toplumun meşruiyetini kazanamadı.
“Türkiye başardı, İran neden başaramadı?”
Çünkü Türkiye’de modernleşme, bir rejim değişikliğinden önce bir zihniyet dönüşümü olarak kurgulandı. Atatürk, dini siyasetin merkezinden çıkarırken onu yok saymadı; devleti dinin dışına aldı. İran’da ise modernleşme, dini tamamen karşısına alarak ilerledi ve bu da dini, siyasetin en güçlü muhalefet aracına dönüştürdü. Türkiye’de yurttaş inşa edilmeye çalışıldı; İran’da ise itaate alışmış bir toplumdan bir gecede modern birey yaratılması beklendi. Bu beklenti karşılanamayınca boşluğu mollalar doldurdu.
1979 devrimi, yalnızca şahın devrilmesi değil; modernleşmenin toplumla kuramadığı ilişkinin iflasıydı. Monarşi yıkıldı, yerine İslam Cumhuriyeti kuruldu. Ancak bu yeni düzen, özgürlük vaat ederken devleti daha da kapalı, daha da sert bir yapıya dönüştürdü. Bu kez baskının kaynağı krallık değil, kutsallıktı. Sorgulayanlar “rejim karşıtı”, itiraz edenler “inanç düşmanı” ilan edildi.
İran’ın asıl trajedisi, yanlış bir rejimi seçmiş olması değil; hiçbir dönemde devlet ile toplum arasında kalıcı bir sözleşme kuramamış olmasıdır. Şah döneminde korku, İslam Cumhuriyeti döneminde inanç; her iki durumda da devlet, toplumu ikna etmek yerine onu yönetmeye çalıştı. Oysa siyasal istikrar, baskıyla değil, rıza ile mümkündür.
Bugün İran sokaklarına çıkan gençler ne Pehlevî’yi geri çağırıyor ne de mollaların düzenini onarmaya çalışıyor. Onların talebi, bu iki uç arasında sıkışmış İran siyasetinin dışına çıkabilmek. Ne şahın İran’ı ne mollaların İran’ı… İstedikleri şey, kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabilecekleri bir İran.
Bu yüzden bugünkü protestoları yalnızca ekonomik krizle ya da başörtüsü zorunluluğuyla açıklamak yetersizdir. İran’da yaşanan şey, gecikmiş bir yurttaşlık talebidir. Bu talep karşılık bulmadıkça, ülke ya geçmişin hayaletleriyle ya da bugünün karanlığıyla yaşamaya mahkûm kalacaktır.
Pehlevî gitti de iyi mi oldu?
Hayır. Ama asıl mesele bu değil. İran, kötü bir rejimden kurtulurken daha kapsayıcı bir düzen kurma fırsatını da kaçırdı. Bugün Pehlevî’yi parlatan şey onun başarıları değil; yerine gelen düzenin umutsuzluğudur.
Tarih bize şunu söylüyor: Modernleşme, toplumun önüne geçerek değil; onunla birlikte yürüyerek mümkün olur. Aksi hâlde her devrim, yalnızca bir iktidar değişimi olur. Ve İran, yarım kalan bu hikâyeyi hâlâ tamamlamaya çalışıyor.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Sezin Türkyılmaz
Pehlevi gitti de iyi mi oldu?
İran’da her protesto dalgasında aynı soru yeniden soruluyor: Şah kötüydü ama sonrası daha mı iyiydi? Bu soru, yalnızca bir rejimi değil; yarım kalmış bir modernleşmeyi, kaçırılmış bir demokrasi ihtimalini ve bu coğrafyanın kronik devlet-toplum krizini anlatıyor.
1979’du. Bir monarşinin sonu, bir teokrasinin başlangıcı… Pehlevî hanedanının son temsilcisi Muhammed Rıza Pehlevî, ardında çelişkilerle dolu bir miras bırakarak sahneden çekildi. İran için bu, yalnızca bir rejim değişikliği değil; bir tarihsel kopuştu. Aradan geçen on yıllara rağmen bugün hâlâ aynı soru dolaşıyor zihinlerde: “Pehlevî gitti de iyi mi oldu?”
Bu soruyu ilk kez sormuyoruz. İran her karıştığında, her protesto görüntüsü düştüğünde, her genç kadın saçından sürüklenirken aynı cümle fısıltı hâlinde yayılıyor. Bazen çekinerek, bazen açık açık… “Şah kötüydü ama bu muydu yani?” Bu soru, nostalji değil; çıkışsızlığın dilidir. Ve bu yazı, o fısıltının biraz daha yüksek sesle sorulmuş hâlidir.
Pehlevî dönemi, İran tarihinde çoğu zaman “modernleşme” başlığı altında anılır. Eğitim reformları, sanayileşme hamleleri, merkezi devlet yapısının güçlendirilmesi… Kâğıt üzerinde bakıldığında İran, geleneksel yapısından kopup modern bir ulus-devlet olma yolunda ilerliyordu. Ancak bu modernleşme, toplumun geniş kesimlerini içine alan bir dönüşüm değildi. Tepeden inme, hızlı ve sertti. Modernleşme bir hak genişlemesi değil, bir devlet projesi olarak uygulandı.
İşte İran’ın temel kırılma noktası tam da burada ortaya çıkar. Modernleşme, toplumun talebiyle değil; toplumun direncine rağmen yürütüldü. Bu da reformları kalıcı kılmak yerine, biriken bir öfkenin zeminine dönüştürdü. Devlet güçlendikçe toplum uzaklaştı; devlet modernleştikçe toplum kendini dışlanmış hissetti.
Bu noktada genellikle gözden kaçan kritik bir ayrıntı var. Pehlevî modernleşmesi, bütünüyle Batı’dan ithal edilmiş bir proje değildi. Aksine, hemen yanı başındaki Türkiye’ye bakıyordu. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, İran için somut bir modeldi: Halifeliğin kaldırıldığı, hukukun sekülerleştiği, eğitimin merkezileştiği ve devletin din karşısında konumlandığı bir yapı.
Rıza Şah Pehlevî’nin Türkiye ziyareti, bir nezaket turu değildi. Bu ziyaret, İran’da “biz de yapabilir miyiz?” sorusunun devlet katında sorulmaya başlandığı bir eşikti. Hayal edilen şey açıktı: Modernleşen, çağdaşlaşan, yurttaşlık fikrini merkeze alan bir İran ve onun yanında benzer değerleri paylaşan demokratik bir Türkiye. Bu vizyon, yalnızca iki ülkeyi değil, tüm bölgeyi etkileyebilecek bir potansiyele sahipti.
Ancak bu potansiyel hayata geçirilemedi. Çünkü İran’da modernleşme, Atatürk’ün Türkiye’de yaptığı gibi toplumu dönüştürerek değil; toplumu aşarak ilerledi. Türkiye’de modernleşme, tüm eksiklerine rağmen, bir yurttaşlık bilinci üretmeye çalıştı. İran’da ise modernleşme, devletin gücünü artırdı ama toplumun meşruiyetini kazanamadı.
“Türkiye başardı, İran neden başaramadı?”
Çünkü Türkiye’de modernleşme, bir rejim değişikliğinden önce bir zihniyet dönüşümü olarak kurgulandı. Atatürk, dini siyasetin merkezinden çıkarırken onu yok saymadı; devleti dinin dışına aldı. İran’da ise modernleşme, dini tamamen karşısına alarak ilerledi ve bu da dini, siyasetin en güçlü muhalefet aracına dönüştürdü. Türkiye’de yurttaş inşa edilmeye çalışıldı; İran’da ise itaate alışmış bir toplumdan bir gecede modern birey yaratılması beklendi. Bu beklenti karşılanamayınca boşluğu mollalar doldurdu.
1979 devrimi, yalnızca şahın devrilmesi değil; modernleşmenin toplumla kuramadığı ilişkinin iflasıydı. Monarşi yıkıldı, yerine İslam Cumhuriyeti kuruldu. Ancak bu yeni düzen, özgürlük vaat ederken devleti daha da kapalı, daha da sert bir yapıya dönüştürdü. Bu kez baskının kaynağı krallık değil, kutsallıktı. Sorgulayanlar “rejim karşıtı”, itiraz edenler “inanç düşmanı” ilan edildi.
İran’ın asıl trajedisi, yanlış bir rejimi seçmiş olması değil; hiçbir dönemde devlet ile toplum arasında kalıcı bir sözleşme kuramamış olmasıdır. Şah döneminde korku, İslam Cumhuriyeti döneminde inanç; her iki durumda da devlet, toplumu ikna etmek yerine onu yönetmeye çalıştı. Oysa siyasal istikrar, baskıyla değil, rıza ile mümkündür.
Bugün İran sokaklarına çıkan gençler ne Pehlevî’yi geri çağırıyor ne de mollaların düzenini onarmaya çalışıyor. Onların talebi, bu iki uç arasında sıkışmış İran siyasetinin dışına çıkabilmek. Ne şahın İran’ı ne mollaların İran’ı… İstedikleri şey, kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabilecekleri bir İran.
Bu yüzden bugünkü protestoları yalnızca ekonomik krizle ya da başörtüsü zorunluluğuyla açıklamak yetersizdir. İran’da yaşanan şey, gecikmiş bir yurttaşlık talebidir. Bu talep karşılık bulmadıkça, ülke ya geçmişin hayaletleriyle ya da bugünün karanlığıyla yaşamaya mahkûm kalacaktır.
Pehlevî gitti de iyi mi oldu?
Hayır. Ama asıl mesele bu değil. İran, kötü bir rejimden kurtulurken daha kapsayıcı bir düzen kurma fırsatını da kaçırdı. Bugün Pehlevî’yi parlatan şey onun başarıları değil; yerine gelen düzenin umutsuzluğudur.
Tarih bize şunu söylüyor: Modernleşme, toplumun önüne geçerek değil; onunla birlikte yürüyerek mümkün olur. Aksi hâlde her devrim, yalnızca bir iktidar değişimi olur. Ve İran, yarım kalan bu hikâyeyi hâlâ tamamlamaya çalışıyor.